Che Üzerine Yazılar

Che Üzerine Yazılar (22)

Perşembe, 06 Mart 2014 12:51

Engin Erkiner - 45 yıl sonra che guevara

Yazan

 

Che Guevara 45 yıl önce Bolivya’da yaralı olarak yakalandıktan sonra öldürüldü. Zamanın Bolivya hükümeti CIA ile de görüştükten sonra, Che’nin dirisinin başlarına dert olacağından hareketle öldürülmesine karar verdi. Che’nin konulacağı hapishane muhtemel baskınlara karşı güvenli olmalıydı. Dahası Che’nin yargılanması da dünya çapında olay olacaktı. Bu nedenle öldürüldü ve cesedi de ortadan kaldırıldı. Bolivya’da diktatörlüğün sona ermesinin ardından Che’nin kemikleri yapılan aramalarla bir havaalanı pistinin altında bulunacaktı. Bulunduğu yerden çıkarılarak Küba’da toprağa verildi. Che sadece gerilla savaşı konusunda değil, bundan daha önemli olarak sosyalizmde yeni insanın ortaya çıkarılması konusunda da önemli görüşler öne sürmüş ve bunları uygulamaya çalışmıştır.

Etik Yayınları tarafından çıkarılan 1900’den Günümüze Büyük Düşünürler Kitap Dizisi’nin üçüncü cildinde yer alan Che Guevara yazısına bakılabilir. (S. 565-614) Bu yazıda Che’nin gerilla savaşı anlayışının bizdeki serüveni üzerinde durmaya çalışacağım. Che’nin gerilla savaşının esası hareketli gerilla birliğine dayanır. Bu birlik coğrafi ve nüfus olarak uygun bir bölgede sürekli dolaşarak eylem yapar, zamanla çoğalır ve kurtarılmış bölge kurulur ve savaş bu temelde büyüyerek gelişir. Tabii hareketli gerilla birliğinin kısa sürede yok edilmesi de mümkündür. Nitekim Che’nin gerillası Bolivya’da bu durumla karşılaşmıştır. Mahir Çayan Kesintisiz Devrim II-III’de Che Guevara’dan çok sayıda alıntı yapmış olmakla birlikte, THKP-C’nin kır gerillası deneyimi yoktur. Savaşın şehir gerillasıyla başlayacağı da zaten ilgili yazıda ifade edilmiştir. Savaşın ikinci aşamasında şehir gerillası geliştirilirken kır gerillasına da başlanacaktır. THKO için de benzeri bir saptama yapılabilir.

Nurhak’a çıkan gerilla birliği kısa sürede imha edilir. THKO asıl etkisini ve tanınmışlığını Ankara’da yaptığı eylemlere borçludur. 1970-72 sonrasında ortaya çıkan THKP-C’li gruplar arasında halk savaşı çok konuşuldu, doğal olarak Che’ye de referans verildi ama hiçbir örgüt ciddi olarak halk savaşına girişemedi. Devrimci Sol’un bazı girişimleri oldu, sonuç vermedi. Halk savaşı verdiğini savunan TKP-ML ise bunu Che’ye değil Mao’ya dayandırarak yapmaya çalışmıştır. Türkiye Devriminin Acil Sorunları’nın ikinci bölümünde Latin Amerika ülkelerindeki gerilla mücadelesi deneyimini incelerken ben de Che’ye referanslar verdim. Silahlı mücadeleye başladıktan sonra ise Che’ye verilen referanslar sona erdi. Nitekim 1978 başlarında yazdığım Öncü Savaşının Politik Sanatı ile aynı yılın sonlarında yazdığım Öncü Savaşı ve Devrimci Kurtuluş, Devrimci Yol ve Devrimci Sol’un Eleştirisi yazılarında Che’ye referans yoktur. Bkz. www.thkp-c-acilciler-tarih.blogspot.com Bu da normaldir çünkü 1977’nin ilk yarısında yaptığımız büyük politik çıkışı yürütmek ve yönetmek zorunda kalmış bir kişi olarak verdiğimiz savaşın Che’nin kır gerillasıyla herhangi bir ilişkisini görmüyordum. Gerilla savaşı hakkındaki yazılar kabaca ikiye ayrılabilir: İlk aşamada, sizden önceki deneyimleri ve bundan çıkarılabilecek sonuçları yazarsınız. İkinci aşamada, kendi deneyiminizin sonuçlarını yazmak daha ağır basar. Bir başka deyişle, yaşamış olduğunuz pratiğin sonuçları yazılara yansımaya başlar. Eğer böyle bir pratiğiniz olmamış ise, sürekli olarak Mahir Çayan, Che Guevara deyip durursunuz ve bu da kimseyi bir yere götürmez.

Che Guevara ve hareketli gerilla birliğine dayanan kır gerilla savaşı hakkında en fazla yazı Halkın Devrimci Öncüleri tarafından yazıldı. Yazıldı ama halk savaşına ciddi olarak başlamaya teşebbüs bile söz konusu olmadığı için bilinenin tekrarlanmasının ötesine gidilemedi. Pratiğin teorisi yapılamadı ya da teori geliştirilemedi. Bu ülkede hareketli gerilla birliğine dayanan halk savaşı yürüten tek örgüt olan PKK ise Che’ye hiç referans vermez. Nedeni bellidir: PKK’nin yürüttüğü savaş ile Che’nin gerillası arasında benzerlikler bulunmakla birlikte büyük farklılıklar da vardır. PKK başlangıçtan itibaren kurtarılmış bölgeye sahip olmuştur (ilk yıllarda Bekaa, daha sonra Kandil). Kürdistan’ın dört parça olması savaşta önemli bir avantaj oluşturmuştur. Dolayısıyla Che için ancak mücadelenin gelişme aşamasında, kazanılmış önemli başarıların ardından ortaya çıkabilecek olan kurtarılmış bölge, PKK için baştan itibaren var olmuştur. Gelişen teknolojinin de hareketli gerilla birliğine dayanan gerilla savaşının önemini azaltmasından söz edilebilir. İnsansız hava araçları artık gerillayı sarp dağlarda ve karanlıkta bile bulabilmektedir. Eskiden olduğu gibi ordu birliklerinin yerini bulmaya çalıştığı gerilla birliği söz konusu değildir. Bu durum, gerillanın, TDAS’ta örnekleriyle açıklanan bir çeşit milis karakterine bürünmesini, toplanıp dağılmasını gündeme getirir. PKK’nin “kurallara uymadığından” söz edilir. Hangi kurallardır bunlar? Che’nin gerilla savaşı kuralları olsa gerektir. 28 yıldır savaşan ve savaşta başarılı da olan bir örgütün artık kendi gerilla savaşı kuralları vardır. Che’nin kurallarına neden uysun? Bu kurallar geçmişte kalmış, PKK savaşın içinde başka kurallar üretmiştir ve normali de budur. Nasıl Che’nin gerillası Giap’ın gerillasına benzemiyorsa, daha sonra gelenler de Che’nin gerillasına benzemeyecektir. İstanbul’da tanıyanlar tarafından Emmi olarak bilinen bir arkadaşın güzel bir belirlemesi vardır. HDÖ’lü arkadaşların hareketli gerilla birliği üzerine yazılarını okumuş ve “Halk savaşı hakkında bu kadar yazan bu savaşı yapamaz” saptamasında bulunmuş. Sizden önceki teoriyi zorunlu olarak öğreneceksiniz, ama bununla yetinmeyip kendi pratiğinizin teorisini de yapacaksınız. Bu teoriyi önceki teoriye ekleyecek ve gerekirse öncekindeki bazı bölümleri değiştireceksiniz.

Gerilla savaşının her yeni bölümü kendisinden önceki bölümden bazı kısımları atar, yerine kendi pratiğinin teorisini koyar. Pratiğiniz yoksa bunu yapamazsınız ve sürekli olarak eskiyi tekrarlarsınız. Che’nin gerillası çoktan bitti. Ülkemizde gerilla savaşına bakacaksanız PKK’ninkini dikkate alacaksınız ve bu savaşın da Che’nin gerillasına benzemeyen yanları az değildir. Kendi deneyimimize dönersek… Dünyanın en bilinen şehir gerillası örgütü Tupamaros’tur, ancak TDAS’ı yazdığım 1974-75 yıllarında bu örgütle ilgili olarak İngilizcede herhangi bir yazı bulamamıştım. İspanyolcada mutlaka vardı ama bu dili bilmiyordum. Dolayısıyla şehir gerillası konusunda Marighella tek kaynağımız oldu denilebilir. Gazete haberleri dışında Tupamaros hakkında o yıllarda bilgim olmadı. Venezüella’da da şehir gerillası vardı ama bu gerilla ağırlıkla kır gerillasına destek özeliği taşıyordu. Peru’da sadece kır gerillası vardı. Arjantin’deki Monteneros hakkında da pek bilgim yoktu. Kolombiya’da da sadece kır gerillası bulunuyordu.

Nikaragua, El Salvador gibi ülkeler ise birkaç milyon nüfuslu küçük ülkelerdi ve bu ülkelerdeki deneyimlerden önemli şeyler öğrenilmesi mümkün değildi. Acilciler bir dönem devrimci hareketin oldukça bilinen bir örgüt durumuna geldiyse, sayısal gücünün oldukça üzerinde tanınmışlığa ulaştıysa, bu durum kafamızı kullanmamız ve kendi politikamızı kendimiz çizmemiz sayesinde oldu. Öncü savaşı politik bir savaştır. Önemli olan askeri eylemin boyutu değil; ne zaman, hangi hedefe yönelik olarak ve nasıl yapıldığıdır. Acilciler’in en fazla ses getirmiş, günlerce gazete manşetlerinden inmemiş eylemi askeri olarak kurşunlama kategorisine giren Intercontinental eylemidir. Hedef 1 Mayıs 1977 katliamında önemli rol oynayan Intercontinental oteli… Eylem meydan okuyan tarzda yapılıyor.

Taksim Meydanı’nda otele ön cepheden ateş açarak eylem yapmak ve kaçabilmek ne demek? İki yıl sekiz ay sekiz ayrı cezaevinde kaldım. Adli mahkumla sürekli ilişkim oldu ve her yerde sorulan soru aynıydı: Bize oteli anlat. Nasıl yaptınız? İstanbul mahkumu bile Taksim’de eylem yapmayı anlamakta zorlanıyordu. Bunu kimseden öğrenmedik, kafamızı çalıştırdık, kendimiz bulduk. Gerilla savaşında başka türlü de yürünmez zaten… Sonuçta başarılı olun ya da olmayın, ki Latin Amerika ülkelerindeki gerilla savaşlarının büyük bölümü de başarısız oldu, savaşta ancak özgün katkılarla ileri adım atabilirsiniz. Sizden önceki deneyleri tekrarlayıp durmak marifet değildir ve gerilla savaşının en popüler olduğu günlerde bile sizi bir yere götürmez.

Kaynak:

http://enginerkiner.org/index.php?option=com_content&view=article&id=1772%3A45-yl-sonra-che-guevara&catid=34%3Aengin-erkiner&Itemid=1

 

     Vu Trung My

 

         Vietnam Komünist Partisi Merkez Komitesi Dış İlişkiler Komisyonu Üyesi

                            (Cập nhật: 6.7.2007)

 

 

         Fırtınalara ve yağmurlara inat

         Devam edecek yürüyüşümüz

         Seçtiğin uzun yolda

         Che, dostum

         Yine göreceğiz zafer gününü

 

                            Gerardo Alfonso (1)

 

Ernesto Che Guevara de la Serna, yaygın deyişle Che Guevara, El Che ya da yalnızca Che, 14 Haziran 1928’de Arjantin’de Rosaria’da orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 1953’de Che, Buenos Aires Üniversitesi tıp fakültesinden mezun oldu. Latin Amerika ülkelerini bir baştan bir başa gezerken birçok insanın yaşadığı yoksulluk koşullarını doğrudan gözlemledi. Bu yolculuklar sırasındaki deneyimleri ve gözlemleri, yalnızca bir devrim yoluyla yoksulluğun kaldırılabileceği ve kardeş Latin Amerika ülkeleri arasında birleşik bir politik bloğun inşa edilebileceği sonucuna ulaşmasına yol açtı. 1953’de Che, Başkan Jacobo Arbenz Guzmán tarafından uygulanan reformlar hakkında bilgi almak için Guatemala’ya gitti. Ancak, 1954’de ülkede bir darbe oldu ve Meksika’ya gitmek için ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Orada Küba’daki Batista diktatörlüğüne karşı devrimci bir saldırı hazırlığında olan Fidel Castro, Raul Castro ve diğer Kübalı devrimcilerle karşılaştı.

Kasım 1956’da aralarında Che Guevara’nın da bulunduğu bir grup genç devrimci Fidel Castro önderliğinde Granma yatıyla Küba’ya döndüler. Batista hükümetinin birlikleriyle girdikleri ilk eşit olmayan çatışmada genç devrimcilerin çoğu öldürüldü. Fidel, Che ve diğer hayatta kalanlar kaçtılar ve Sierra Maestra Dağları’nın derinliklerinde yeniden biraraya geldiler. Orada Ocak 1959’da zaferle sonuçlanan Küba devrimci savaşını başlatmak için devrimci bir üs oluşturdular.

Che Guevara, Fidel Castro liderliğinde yeni devrimci hükümette Küba Merkez Bankası Başkanlığı ve Sanayi Bakanlığı gibi çok önemli görevler aldı. Emperyalizme karşı mücadele sürecinde birçok önemli uluslararası konferans ve örgütte Küba’yı temsil etti. Ortodoks olmayan bir Marksist olarak düşünen Che, 1960’lardaki solcu gençliğin ideolojilerinin oluşmasında önemli bir rol oynadı. 1965–1966 yılları arasında Che Küba’yı terk ederek Kongo’ya gitti ve bu orta Afrika ülkesinde devrimci bir örgüte katıldı. 1966 Sonbaharı’nda Bolivya’da Santa Cruz’da devrimci gerilla güçleri örgütledi. 8 Ekim 1967’de Che’nin gerilla grubu, diktatörlük rejiminin hükümet birlikleri tarafından yok edildi. Che yaralanmıştı, yakalandı ve birkaç gün sonra kurşuna dizildi. Kahramanca öldü.

Che Guevara öldü ancak onun yeni bir toplumla ilgili ilerici devrimci düşünceleri Latin Amerika devrimcilerinin ve dünya çapında barışseverlerin zihinlerinde kaldı.

 

Che Guevara’nın Marksist Bakış Açısı

Che’nin düşünceleri, birçok etmenden, özellikle de Marksist bakış açısından kaynaklanıyordu. Bu nedenle Che’yi yalnızca dostları ve onu tanıyanlar değil, o da kendisini bir Marksist olarak tanımlıyordu.  Che’nin düşüncelerinde özel bir yan olarak öne çıkan önemli bir özellik, Che’nin Marksizmi yalnızca kitaplardan ve masa başında değil kendi yaşam deneyimlerinden, halkın yoksulluğundan, yaşadığı yerlerdeki emperyalistlerin ve sömürgecilerin sömürüsünden öğrenmişti. Che, bu deneyimleri üniversiteden mezun olduktan hemen sonra ve bölge ülkelerini dolaşırken yaşamış ve bunları başkalarıyla paylaşmıştı.

Bu, dogmatizm karşısında Che’nin Marksist bakış açısında önemli bir nitelik oluşturuyor. O, Marksizm-Leninizmin gerçek bir toplumun inşasına bürokratik ve mekanik bir tarzda uygulanması düşüncesini kabul etmiyordu. Marksizm-Leninizmin bir sistem içinde bir kalıp olarak almanın ve onu ölümsüz, sarsılmaz ve değişmez bir gerçek olarak görmenin mutlak bir dogmatizmden başka bir şey olmadığını söylüyordu. 

        

Che Guevara’nın “yeni tip insan” hakkında düşüncesi

Che, devrimin yalnızca toplumsal yapı ile rejimin kurumlarının değişmesi olmadığını, aynı zamanda insanların, onların bilinç ve değerlerinin, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerdeki gelenekler ve alışkanlıkların da köklü bir tarzda ve bütünüyle değişmesi olduğunu savunuyordu. Bir devrimin ancak “yeni insanı” yarattığında gerçekleşeceğini öne sürüyordu. Che’nin düşüncesine göre gerçek devrimci yeni insanlar, tüm yaşamlarını çalışmaya adamalıdır. Bu insanlar, yeni güne devrim için uyanmalıdır. Bu, toplumsal çıkar için kendi mücadelelerini olduğu gibi çalışmaya kurban etmek değildir. Eğer bu eylem gerçekten bireysel arzulardan kaynaklanıyorsa ve bireysel ihtiyaçları karşılamak içinse bu bir kendini kurban etme değildir. Dolayısıyla burada  “kurban etme” sözcüğü söz konusu değildir. Bu, gerçek anlamıyla devrim tarafından aydınlanan ve dikkatli ve düşünceli bir tarzda çalışan bir devrimcinin en önemli niteliğidir. Ancak, bu basit bir gerçeklik değildir ve yanlış yanlar her zaman vardır. Devrimciler için en büyük zorluk, toplumsal çevrenin geliştirilmesi için özel sonuçlar elde etmek ve bu yönde davranmak için kendi duygularından ve algılarından kurtulabilmektir. 

Che’nin devrimci düşüncelerinde öne çıkan bir diğer özellik de gençlerin ve siyasi partinin toplumsal rolüyle ilgili getirdiği tanımdır.

Birincisi, gençler “yeni insan”ın yaratılmasında çok önemli rol oynarlar. Gençler bir komünist olmaktan gurur duymalı ve belli bir anda ve belli bir yerde ideallerini ortaya koymaya hazır olmalıdır. Bu arada, gençler, her hangi bir sorun ya da bir adaletsizlik karşısında duyarlı olmalıdır. Her zaman sahip olduklarıyla yetinmemeli, bilmediklerini araştırmak ve öğrenmek için hazır olmalı, bilgilerini zenginleştirmek için yeni bilgileri almalı ve öğrenmelidir.

İkincisi, bütün siyasi partiler ve öncü örgütlenmeler, en seçkin insanları biraraya getirmelidir. Bu durumda, “yeni insan” kavramı, herhangi bir görevi yerine getirmeye hazır politikacı olarak anlaşılır (Che onlara “kadrolar” diyordu). Che şöyle diyordu: “Kadro, ideolojik motorun en önemli parçasıdır. Bu motorun dinamik bir vidası olarak adlandırabileceğimiz bir şeydir; işlevsel parça olduğu sürece bir vida, doğru işlevini yerine getirecektir; kadronun dinamikliğinin ölçüsü, onun yalnızca sloganları ya da talepleri aşağıya ya da yukarıya basitçe aktaran bir aracı olmaması, tam tersine kitlelerin gelişmesine ve liderlerin bilgisine yardımcı olan bir yaratıcı olmasıdır.”

 

Che’nin bakış açısında yer alan enternasyonalist ruh

 “Devrimci, bir sosyalist sosyalizmin inşasının dünya ölçeğinde tamamlanmasına kadar, hiç durmayan eylemiyle kendisini çaba içinde gören devrimin ideolojik motor gücüdür. Eğer onun devrimci coşkusu, acil görevler bölgesel düzeyde yerine getirildiğinde körleşir ve bu devrimci devrimci proletarya enternasyonalizmini unutursa, onun önderlik ettiği devrim, esinlendirici bir güç olmaktan çıkacak ve devrimci, amansız düşmanımız emperyalizmin çok iyi yararlanacağı uyuşturucu bir rehavete gömülecektir. Proletarya enternasyonalizmi, bir görevdir ancak aynı zamanda o devrimci bir zorunluluktur. Dolayısıyla halkımızı bu yönde eğitiyoruz!”

Che Guevara’nın bu bakış açısı, derin bir insanı devrimci anlam taşımaktadır. Che’nin bakış açısındaki gerçek insancıllığın en yüce değeri, mantıksal olarak Marksit hümanizmden başka bir şey değildir. Onun eseri, tüm dünyada proletaryanın kurtuluşuna arayan uluslararası bir görüş içeren, bireysel ve ulusal faktörü aşan enternasyonalist ruh biçiminde belirgin bir eğilimi ortaya koymaktadır

Açıktır ki, onun bu enternasyonalizmi, yalnızca bir duygu değil, her şeyden önce, baskı ve adaletsizlikten insanlığı kurtarmak için verilen mücadelede uluslararasında gerçek ve dinamik bir birliğin gerçekleştirilmesidir. Bu nedenle kurtuluş tek bir eylemle sağlanamaz, kurtuluşun sağlanması bir süreç olmalıdır.

Kaynak:

http://www.anafikir.gen.tr/90-diger-konular/dunyadan/312-che-guevara-ve-yeni-devrimci-insan-uzerine-dusunceleri-vu-trung-my.html

Haydi yola çıkalım
şafağın ateşli peygamberi,
gizli patikalardan inerek
sevgili yeşil ülkeni özgürleştirmeye.

Che Guevara

 

 

Aşağıdaki çeviri, Newsweek Dergisi'nin 21 Temmuz 1997 tarihli sayısında yayınlanan, Roma'dan Rod Nordland, Vallegranda'den Jashua Hammer tarafından yazılan yazılardan özetlenmiştir.
Komutan Che ile ilgili olarak dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde ve değişik siyasal görüşlere sahip insanlar tarafından yazılan yazılar içerisinde, devrimin ve devrimcilerin bile kapitalizmin çıkar ve kar hesapları yönünde nasıl kullanıldığını betimlemek açısından çarpıcı bilgiler içermektedir. Yazının en önemli cümlesi, dönemimizin tanımlanması ile ilgili olan son cümledir: "Bunlar, eski bir sosyalistin destanının, çok sansasyonel bir ticari meta olabildiği günlerdir."
Yoldaş Che, rahat uyu. O güzel ve soylu idealizminle yaşadığın ve yarattığın sosyalizm, 2000'li yıllarda dünyaya, bir daha sökülüp atılamayacak, artık çok iyi öğrenilmiş ve tarihten son derece kalıcı dersler çıkarılmış devrimlerle yerleşecek... 
Devrimin ve devrimciliğin korku ve tehdit olmaktan çıktığı bu yıllar ve bu kepazelik değişecek. Belki senin resmini ve ismini yasaklayacaklar yine birçok ülkede. Sen o yıllarda, kuşkusuz çok daha huzurlu uyuyacaksın. 
Yeni şafaklarda buluşmak üzere yoldaş!.. Türkiye'de, Kürdistan'da, Kongo'da, Guetemala'da, ve özellikle Bolivya'da...

 

Efsanevi gerilla lideri Ernesto (Che) Guevara'nın en son gizli sırlarının iadesi için, Bolivya dağlarının yarılması hemen hemen 30 yıl sürdü. En son geçen ay, Vallegrande'nin ufak bir kasabasında, çamurlu bir köy yoluna varmadan, Küba ve Arjantin'li bilim adamlarından oluşan ekip, derin bir mezardaki yedi tozlu iskelet önünde diz çöktüler. Onlar, kemiklerin 09.10.1967 tarihinde Bolivya Ordusu tarafından idam edilen Guevara'nın kayıp kalıntıları olduğuna pratik olarak emindiler. Tıp adamlarına göre, yüzü koyun yerde uzanmış 2 nolu iskelete ait olan ve Che'nin esir alınışından sonra çekilen fotoğrafında üzerinde olan giyisilere çok benzer zeytin yeşili bir askeri parka ile sarılmış kafatası, onunkine uymaktadır. Çok daha tüyler ürpertici bir başka ipucu var : İskelete ait her iki el de, ortadan kaybolmuş. Yiğit devrimcinin gerçekten öldürülmüş olduğuna inanmayanlara delil olarak, Che'nin elleri kesilmiş ve alıkonulmuştu.
İkinci olarak, kafatasının sergilenmesi için yeşil parkasının kaldırılmasından önce, bir Kübalı Jeofizikçi, saygılı bir el hareketiyle Che'nin başını tuttu. Seyretmek için toplanan yerel halk ve gazeteci kalabalığı sessizliğe büründü. Sonra incelediler; İki bilim adamı birbirini sıkıca kucakladı. "Sadece Kübalılar değil, herkes duygusallığa büründü" sözlerini, kazı grubunda olan üç Arjantinli antropologdan biri olan Patrica Bernardi söylüyordu. "Che mitolojik bir figürdü ve onun vücudunun ne olduğu konusunda yüzlerce farklı görüş vardı. 30 yıl sonra, şimdi, sır çözüldü ve son bölüm yazıldı."
Bu, gerçekte ölmeyecek olan bir efsanenin en son menkıbesidir. Guevara'nın uzun süredir beklenildiği gibi kemiklerinin bulunuşu, ironik bir anlamla, dün-
yanın her yerinde, devrimciliği politik olmasa da ticari olarak gündeme getirdi. Che, birdenbire yeniden moda oldu. Che'nin ölüm yıldönümü, çok acele yazılmış yeni kitaplar ve dökümantasyonlar, Fidel Castro'nun korkusuz "compenero"'suna ilişkin olarak üretildi.
Genç yaşta ölen diğer büyüleyici yıldızlar gibi Che de, idealizmin ve devrimciliğin uzun süreden beri sembolüdür ve herzaman öyle kalacaktır. Fakat bugünlerde, sürekli tüketici kültürüne uyum kabiliyetiyle, eski devrimci bu kez de bir reklam unsuru olarak zuhur ediyor. Şu an Che imajı, Rock müzik ve tasarımcıların giyisilerinden, swatch saatleri ve Fischer Kayakları'na kadar herşeyi satmak için kullanılmaktadır. Simpsons adlı bir TV dizisinde de "Che Guevara" adlı bir gece klubü gösterildi. Gerçekten de, "Che Viva"...
Che'ye ait kalıntılar, ailesi ve Castro'nun, özel askeri seramoni ile karşıladıkları Küba'ya, perşembe gecesi geri döndü. Bu kalıntılar, Ekim'e kadar (ölüm yıl dönümünde) Havana'da kalacak ve daha sonra kendisi için inşa edilen 23 tonluk mozelenin bulunduğu Santa Clara'ya taşınacak. Che'nin dönüşü, devletin anma kutlamalarını güçlendiriyor.
Onun reklamasyon malzemesi yapıldığı bir popüler eşya da; "sürekli dizleri üzerinde yaşamaktansa, ölmek daha iyidir " sloganını taşıyan Che tişörtü. Bu tişört, 13,95 $'dır. Bu rakam, ortalama Kübalılar'ın aylığından çok daha fazladır ama turistler, onları kararlılıkla ve çabucak satın alıyorlar.
1959 yılında Küba'daki devrimci başarıdan sonra, Che direkt olarak birçok kararın icrasına iştirak etti ve 1962 Füze krizinde, Nükleer Konfrontation için ısrar eden radikal bir sesti. Che'nin cazibesi, geçmişin uzlaşmasız, hatasız ideallerine olan nostaljik özlemden geliyor. Devrimin ilk yıllarında, Che'nin en yakın arkadaşlarından biri olan Orlanda Bergoro "Vahşi rekabet ve tüketim dünyasında, insancıl bazı unsurlar, hala çeşitli değerlere sahip bir kahraman arıyor..." diyor. "Che özel bir örnek: Son derece onurlu ve dürüst, tamamıyla egosunu yenmiş ve sürekli kişiliğini mükemmelleştiren bir insan." Che onun için geçerli başka özelliklere de sahipti. O bir devrimciydi, genç yaşta (39) öldü ve oldukça güçlü gözüküyordu. 
Che'nin bu sürecte kapikalizm için de bu denli revaçta olmasının nedeni, onun devrimci ideallerinin, soğuk savaş sonrasında artık bir tehdit durumunda olmamasıdır. Aradan geçen 30 yıl, anti emperyalist kaplanı evcilleştirdi ve Che'yi pençesiz ber devrimciye çevirdi.
İnformation uzayında, İtalyanca'dan Norveç'çeye kadar her dilde, yüzlerce Che sayfaları var. İnternette dolaşanlar, motivasyon için Che'ye ait notları bulabilirler ya da Helsinki'de 'Lenin' dükkanında satılan, romla harmanlanmış Che kafesini görebilirler. Geçen sene, bir İngiliz firması, bira ürünü olan "beer cooler" (daha serin bira)'a biraz daha erkeksi özellik katmayı, ürünlerinde Che resmi kullanarak denediler. Bu firmanın sloganı: "Amerika'da yasaklandı. İyi olmalı. " şeklindeydi. Bu bira, piyasalara çıktıktan kısa süre sonra, Che'nin dul eşi Aleida'nın şikayeti üzerine, Küba'da yasaklandı.
Önceleri Che'nin yüzü daha çok tişörtler v e öğrenci yurtlarının duvarları ile sınırlıydı. Fakat, ülkesinin gençliğine hitap etmesini bilen bir Newyork butiği, Che'nin askeri motifleriyle çekici hale getirilen elbise ve tişörtler yaptırarak bunları çok çabuk sattı. 29 yaşındaki elbise tasarımcısı Laura Whitcomb, "1990'ların sonunda insanlar hayatı anlamsız buluyorlar ve idealizme dönüş özlemi duyuyorlar. Che tamamen bu ruhu davet ediyor" diyor.Che'nin müsrif bir oğul olarak lanse edilği Arjantin'de dahi üniversitede onunla ilgili bir ders serisi, büyük ilgi görüyor. Devrimciliğin bugünlerde vücut bulan diğer kavramlarından biri de, onun Che Lite diye adlandırılabilecek kadar sıcak, sevimli olmasıdır.
Hiçkimse ona karşı kayıtsız değildir. Bunu ispatlarcasına, bir kitap fuarında, bir Küba'lı sürgün ayağa kalkar ve onu metaryal yapan sözde yazara bağırır: "Kitabının kapağına bu adamın (Che'nin) resmini koymak yoluyla para kazanmayı nasıl mazur gösterebilirsin." 
Guevara, ölümünden otuz yıl sonra bu denli artan popüleritesini görse şaşırırdı. Fakat bu gelişmeler süpriz değildir. Esasen, O genç Ernesto Guevara'yı eğilmez , uzlaşmaz , amansız Che'ye dönüşerek, efsaneyi kendisi yarattı. O, bir Arjantin tabiri olan yoldaş, omuzdaş anlamındaki Che'yi, uluslararası bir takma ada dönüştürdü. Süreç, onun Güney Amerika seyahatiyle başladı ve onların Küba Diktatörü Fulgencio Batista'ya karşı savaşa girmeye hazırlanmaları için, Che'nın Fidel Castro'nun Meksico'daki grubuna 1955 yılında katılmasıyla hızlandı. Onlar, Ocak 1959'da Havana'ya zaferle yürüdüklerinde, Che, amaç ve sebep için ölmeye istekli, disiplinli, korkusuz yeni sosyalist insan oluşumunu tedrici olarak ilerletmişti.
Onun cazibesi, entellektüelliği ve dürüstlüğü, şimdi; sadece ölümcüllüğe bir cazibeydi. Hatta Che'yi gözetlemekle görevlendirilen bir Sovyet ajanı, milyonlarca sol görüşlü Avrupalı'nın yaptığı gibi, Che'ye aşık olma kaderini değiştiremedi.
Che'nin Bolivya'daki son günleri, idealizmin doruğuydu. O yeni insan düşüncesi çevresinde, Havana'da örnek bir bakan ve Ulusal Banka Başkanı oldu.
Che'nin efsanesini yükselten, onun esir edilişi ve infazıdır."O iyi bir biçimde öldü" diye düşünen, Che ile beraber Güney Amerika'yı dolaşan ve sonra Havana'ya taşınan Che'nin eski Arjantinli arkadaşı Alberto Granada, "bu faydasız bir ölüm değildi."demişti. 
Martydom, Che'yi bir neslin sembolü ve global bir tasvire dönüştürdü. 1968 ve onu izleyen yıllarda, Meksico City'den Paris'e, Paraguay'a kadar öğrenciler, Che'nin sancağı altında yürüdüler. Buna karşın, Küba'da bir yıllık ciddi bir riayetten sonra, Che çevresinde 15 yıl süren bir sessizlik oldu. 1980'lerin ortalarında, Castro, Sovyetler'in Glastnost ve Perestroika'sına karşı Che'nin uzlaşmasızlık imajını yeniden canlandırdı.
Anderson'un belittiği gibi,"Che, devrimci Küba'nın kalıntısı niteliğindeki ruhani bir geçerlilik olarak sürekli kaldı." Arjantinli, sadece Küba Devrimi'nin bir yüzü değil, Fidel'den daha fazla ön plana çıkan kişiydi. Che, dünyevi, kutsal bir kişi olarak vücutlaştırıldı ve her sabah Kübalı okul çocukları, hep bir ağızdan, "Pioneros Coministas seramos como el Che" (komünist öncüler, biz Che gibi olacağız) dediklerinde de onlar tarafından hatırlandı.
Ticari dünyada olduğu gibi, Küba'da da yeni Che , daha yumuşak, daha sevimlidir. Kalifornia Üniversitesinde yüz elli Che posteri sergileyecek olan sanat tarihçisi David Kunzle, "Che kurtarıcı bir figürdür" diyor. Havana'da artık Che'nin silahlı resimleri görülmüyor. Arjatinli senaryo yazarı, Jose Pablo Feinmann, "Kübalı'lar, eleştirel imalara bile izin vermiyorlar." diyor.
Bunlar, eski bir sosyalistin destanının, çok sansasyonel bir ticari meta olabildiği günlerdir.

Son durum
CHE'nin grubu, Bolivya'daki komünistleri ve köylüleri organize etmeye çalışarak Güneydoğu Bolivya'da yolculuk yaptı. Fakat onlar, yetersiz, zayıf teçhizatlanmışlardı. Ve gerçekten de Bolivyalılar'dan destek almadılar. Yabancı devrimcilerin varlıklarının tesbit edildiği ülke alarma geçti. Bolivyalılar, Che'yi mahkum ederek yakalamaya karar verdiler. Bu arada Che ve kuvvetleri, problemler, hastalık ve talihsizliklerin tahripleriyle uğraşmaktaydılar. Fakat Bolivya Ordusu onlara yavaş yavaş yaklaşıyordu.
Eylül sonlarında, askeri birlikler, Rio Grande ve Valle Grande kasabaları arasında olan La Higuera Köyü yakınlarında, yıpranmış Che grubunu yakaladılar.
7 Ekim Gecesi, 17 insan, Yuro ya da Churo dağ geçidinin derinliği boyunca kaçtılar. Nehrin karşısında bir patetes çiftçisi, silahlarını ve sırt çantalarını taşıyan sakıllı, dermansız kalmış diğer yolculardan ayırt ediliyordu. Köylü, onların gerilla olduklarında tereddüt etmedi. O, oğlunu 5 mil uzaklıktaki Yüzbaşı Gary Prado Sclmon'un askeri komuta ofisine yolladı. Askerler vakit geçirmeksizin dağ geçidinin giriş ve çıkışına yerleşerek pusu kurdular. Yüzbaşının komuta ofisi ise yüksek bir yerdeydi.
Che'nin son kavgası başlamak üzereydi. Che, askerlerin onun grubunun varlığını farkettiğine tamamen emin olmamasına rağmen, savaş talimatlarını çoktan tebliğ etmişti. Takımını çeşitli küçük gruplara böldü, herbirine küçük, dar ırmaklar keşfetmelerini, dağ geçidinden bir çıkış yolunun olup olmadığının saptanmasını emretti. Güneş yükseldiğinde, gerillalardan Benigno ve Pacho, onların yukarılarına düşen yüksek bölgelerde düzinelerce asker olduğunun farkına vardılar. 
Che'nin iki seçeneği vardı: Dağ geçidinin gerisine doğru çekilmek ve askerlerin bunu engellememesini ummak. Ya da geç olana kadar sessizce beklemek. Ordunun, onların grup grup ayrıldıklarının farkına varmamasını ummak. O ikinci düşünceyi benimsedi ve birliklerin onları keşfetmesi durumunda da savunma halinde kaldı.
8 Ekim, saat yaklaşık 1.30... Öncü, dağ geçidinin ağzında.Ordu ilk ateşini açtı. Değişik isyancı gruplar , birbirlerinden izole edildi. Az sonra, iki jet ve bir helikopter, bölge üzerinde uçtu, fakat bunlar tepeleri bombaladı. Yedi gerilladan oluşan Che'nin grubu, dağ geçidi içlerine doğru çekilmeyi denediler. Ordu birliklerinin uzun süreli atışlarına dayanılması zordu.
Dakikalar sonra, Guevara'nın M-1 Tüfeği işlevini yitirdi .Kısa bir süre sonra da baldırlarından vuruldu. Yaralanması, yürümesini güçleştirdi. Willi ya da Simon Cuba, onu küçük bir dağ sırtı boyunca sürükleyerek çektiler. Bir elinde silahı, diğer eliyle de yapabildiği en iyi şekilde komutanlarını destekliyordu. Prado'nun grubundan üç asker, yaklaşanları gördülür, ufak kayaları tırmananları beklediler, onları gördüklerinde de bağırdılar: "Silahları bırakın ve ellerinizi kaldırın."
Che ateş edemiyordu; tabancası ve tüfeği artık işe yaramıyordu. Willi, ya tek eliyle ateş edemediği için ya da mantık bu yolu gösterdiği için, ateşi kesti. Bazı raporlara göre, Che o zaman yüksek sesle konuştu: "Ateş etmeyin, ben Che Guevara. Sizler için canlı halim, ölü halimden daha değerlidir." Daha inandırıcı bir başka öykü, iki askerin sinirli ve tükenmiş olduklarını gördüğünde silahını aşağıya atan ve sesini yükselten Willi, yaptıkları hakkında kararsız görünerek: "Bu komutan Guevara ve saygıyı haketti" diye bağırdı.
Yüzbaşı Gary Prado, derhal Che'nin esir alındığı dağ geçidinin aşağılarına doğru hareket edilmesi düşüncesindeydi. Yüzbaşı Che'nin kimliğinin saptanması için hızla birkaç kontrol yaptı. Onun sırt çantasına el koydu ve heyecanlı bir biçimde 8. Ana Tümen Karargahı'na telsizle bildirdi: Che ele geçirilmişti...
Prado, Che'yi iki kilometre uzaklıktaki La Higuera'ya sevk ederken, uzun bir alay oluştu. Onların arkasında diğer tutsaklar, şehit düşen asileri taşıyan katırlar, yaralı askerler ve seyirciler onları takip etti. Guevara'yı, oradaki yerel bir okulda bir odaya attılar. Willi'yi de yan odaya koydular. La Paz'daki Bolivya Yüksek Komutası'nın efsanevi tutuklular hakkında kafa yorduğu sırada, birlikler gece kazandıkları başarılarını kutladılar. Che, fiziksel olarak fazlaca önemli olmayan bir acı içindeydi. Onu öldünmektense yabancı bir saldırıya karşı kazanılan zafer sembolü olarak esir halini kullanmayı tercih edeceklerini düşündü. 
Gün ağarırken, Gary Prado ve subay Andres Selich, Guevara'yı sorguya çekmeyi denediler. Bir sonraki sabah, saat altı otuz civarında, Valle Grande'den üç yolcusu ile bir helikopter uçtu. Major Ninö de Guzman, pilot, Colonel Joakuin Zenteno, 8.Tümen komutanı ve CIA'nın Küba-Amerika radyosundaki adamı olan Felix Rodriguez ... Bunlardan başka, ABD desteği için görüşleri alınacak iki kişi daha yollandı. (Rodriguez'in açıkladığı gibi). Che'nin teşhisini emniyet altına almak istemekteydiler. Rodriguez, Che'ye sorular sormak, onun not defterini ve yakalanan diğer dökümanları fotoğraflamak için görevlendirilmişti.
Ordu, büyük bir problem yaşıyordu. Bolivya'da ölüm cezası yoktu ve gerçekten Che'nin uzun bir mahkumiyet için tutulacağı yüksek güvenlikte bir hapishane de yoktu. Mahkemenin düşüncesi, Başkan Barrientos, Ordu Kuvvetleri Komutanı General Ovanda, Ordu Kuvvetleri Personel Şefi Juan Jose Torres'i dehşete düşürdü. Ülke ve Hükümet, sürekli uluslararası bir baskı kampanyası ile karşı karşıya kalacaklarını, Guevara'nın kampını terkettikten sonra Bolivyalılarca esir edilen Fransız yazar va Kübalılar'ın elçisi durumundaki Regis Debri'nin, yargılanmak için mahkumiyet altında kalırsa meşhur ve kahraman gerilla komutanı Che Guevara'nın lehine ne tür bir kampanya süreci yaşanabileceğini düşünüyordu.
Bolivya'nın herhangi bir yerindeki bir hapishanede olan Che, Küba'yı zorlamak için denenecek mükemmel bir çekiciliği tasvir ediyordu. Bilgi alınması için Che'nin Amerikalılar'a teslimi ve Panama'ya uçurulması kabul edilemezdi. Ordunun ulusal geleneği buna izin vermiyordu. Bundan başka, Hükümet böylece, Kübalılar'ın ve diğerlerinin isteyeceği (iddia edeceği) herşeyi onaylayacaktı. 
Bu çaba,Yankee'lerin maskelenmiş bir müdahalesinden başka bir şey değildi. Her rapor iyi düşünülmüş ve oy birliği ile yazılmıştı. Bolivyalı yetlililer, Che'nin idam edilmesi gerekliliğine karar verdiler. Emir, sabahleyin La Paz'dan gitti. Mahkeme oturumunun çekilen bir resminden sonra askerler bir grubu götürdü ve bakımsız, bitkin, depreme uğramış kişinin işini bitirme, Teğmen Mario Teran'a düştü. Fakat hala La Higuera 'da okulun bir katında mağrur bir adam uzanmış yatıyordu. Birkaç sert Scotch Wisky'den ve Che'nin devam etme çağrısından sonra Teran Che'nin gövdesine yarım düzinelik atış yaptı; bunlardan biri, Che'nin kalbini delip geçti ve onu hemen öldürdü...
Sekizinci Tümen İstihbarat Dairesi Başkanı ve Che'nin son anlarını rapor etmekle görevli Colonel Arnaldo Saucdo'ya göre, Che'nin son sözcükleri: "Biliyorum, bana ateş edeceksin; asla canlı tutulmayacağım. Bu hatanın devrimin sonu olmadığını ve diğer başka yerlerde galip gelineceğini Fidel'e anlat. Aleida'ya (Che'nin eşi), bu olayı unutmasını, yeniden evlenip mutlu olmasını ve çocukları okutmasını anlat. Askerlerden iyi isabet ettirmelerini rica et." 
Che'nin vücudu, Zenteno'nun helikopterinin yere iniş silindir ayaklarına sıkıca bağlandı.Ve Vale Grande'ye götürüldü. Orada yıkanıp temizlendikten sonra, bu hikayenin başladığı yer olan Malta'nın "Our Lady" Hastanesi'nin çamaşırhanesinde gösterime konuldu.

 

Bizim de dağlarımız vardır Che Guevera
Bakma şimdi durgunsa, bir şahan gibi duruyorsa
Yorgundur, savaşlar görmüştür, çeteciler barındırmıştır
Yani satılmış değillerdir hiç tüfek patlamıyorsa
Alaçamın, mor meşenin ardında silah çatıp yatmaya
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevera

Bizim de halkımız vardır Che Guevera
Unutulmuş uzak tarlalar yalazında 
Sazıyla, türküleriyle kardeşliğe vurgun
Bütün ulusların halkları gibi
Ve yanlız büyük fırtınalarla kımıldayan
Bizim de halkımız vardır Che Guevera

Bizim de ozanlarımız vardır Che Guevara
Sağ çıkmış güneşsiz loş odalardan
Yüreğiyle barışa, sevgiye yönelmiş
Çelik öfke bir yanı, bir yanı uysal mavi
Eğilmeden dimdik geçmiş demir kapılardan
Bizim de devrimci insanlarımız vardır Che Guevara

Bizim de delikanlılarımız vardır Che Guevera
Yokluklardan biyol kopup gelmiş
Üç zeytin, az ekmek üniversitelerde
Düzen çarpar önce, alkol vurur
Öfkeli dolanırlar caddelerde
Ve başkaldırırlar akılları suya erende.

Çünkü Vietnam hepimizin Vietnam'ı
Kongo hepimizin Kongo'su
Birkere özsu yürümüştür dallara
Patlayacaktır ağır sancılarla karanlıklar
Varmak için o güzel yarınlara
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevera

Metin Demirtaş

Kaynak:

http://www.barikat-lar.de/barikat/ikincibar/1/devrimc.htm

Her birinin adı insanlık tarihine “insanlık düşmanı” sıfatıyla işlenen ve insanlık durdukça bu sıfatla anılacak olan alçaklar, Ekim 1967'nin ilk haftasında “sevinç tamtamlarını” çalmaya hazırlanıyordu. Amerikan Ordusu Özel Harekât Birliği’nin görevlendirdiği CIA ajanı Felix Rodriguez, yıllar sonra avının kokusunu almıştı. Soluk soluğa iz sürüyordu. Avı, insanlığın acılardan kıvılcımla yoğurup doğurduğu öz evladı CHE idi. Yoksul halkın bağrında kıvılcımlaşmıştı. İnsanlık düşmanlarına boyun eğmeyişin simgesi olmuştu. ABD’li alçaklar ve dünyadaki köpekleri ondan kurtulmak için seferberlik halindeydi. Çalı diplerine varıncaya dek dağ taş onu arıyorlardı. Halk kanlı şafak operasyonlarının hedefiydi. Bolivya Devlet Başkanı René Barrientos, ABD köpeklerinin en azgın ve en sadıklarından biriydi. CHE’nin izini bulup yerini saptayan ajanların ulumaları, ona ulaştığında sevincinden baygınlık geçirmişti.

Kuduz köpekler sürüsü 8 Ekim’de CHE’nin gerilla kampını kuşattı. CHE ve yoldaşı Simeòn Cuba Sarabia, Qebrada del Yuro kanyonunda devriye gezerken pusuya düştüler. İnsanlığın görüp görebileceği en zalim katillerden biri olan Barrientos, “Vakit geçirmeksizin öldürülmesi” emrini verdi. İçindeki korku, Bolivya’nın dağlarından daha büyük, uçurumlardan daha derindi. CHE’yi yakalandığı yere yakın bir köyün okuluna götürdüler. Barrientos’un “Hemen öldürün!” emrini uygulamak için tetiği çekecek katil Mario Teràn kura ile belirlendi. 9 Ekim’di. Katili CHE’ye bakarken titriyordu. CHE katiline, “Beni öldürmeye geldiğini biliyorum, korkak, ne korkuyorsun, vur beni, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın!” diye bağırdı. Bu onun hayattaki son sözlerinden biri olarak rüzgâra ilişti.

ABD köpeği Devlet Başkanı Barrientos, CHE’nin cansız gövdesini bir helikopterin altındaki iniş takımlarına bağlatıp alçaktan uçurarak bölgede dolaştırılmasını istedi. Aklınca, CHE’nin uğrunda öldüğü yoksul halka gözdağı verecekti! CHE’yi Vallegrande’ye götürdüler. Bir küvete yatırdılar. Cinayeti o küvetin içinde basına sergilediler. Sadece Bolivya’nın değil, sadece Latin Amerika’nın da değil, dünyanın bütün dağlarında titreme oldu. Zulme, adaletsizliğe, vicdansızlığa karşı bir tiremeydi. Durmayacak, sönümsüz bir titremeydi. CHE’nin ölümsüzlüğünü haykıran bir titremeydi. CHE’nin öldüğü, artık dirilmeyeceği ve efsanenin bittiğine halkı inandırmak için katiller onun gövdesini parçalamayı düşündüler. CHE’nin elleri kesildi. Felix Rodriguez adlı CIA ajanı alçak, CHE’nin elsiz bileğinden kanlı saatini ve cebindeki fenerini çaldı, onlarla gazetelere poz verdi. Ellerini kesmekle, yakalarını kurtaracaklarını sandılar! CHE’nin ‘ellerini kesme hesabı’ halkın hafızasında kök tutmadı. Tam tersi, halkın inancına onun elleri zulmün yakasını hiç bırakmayacak şekilde kazındı!

Katil Barrientos, CHE’nin kurşunlanmış, parçalanmış bedeninin “yakıldığını” söylese de, onu helikopteriyle inip kalktığı askeri havaalanının beton pistine gömdürmüştü. CHE’nin cansız bedenini iniş takımlarına bağlayıp alçaktan uçarak sergiledikleri helikopter, ABD ve petrol tekellerinin sadık köpeği Barrientos’a verildi. O da karşılığında Gulf Petrol’den 3 milyar dolarlık gaz ve petrol aldı. Barrientos bu helikopterle cinayetini kutlama uçuşları yaptı ve havadan halka para ve binlerce futbol topu saçtı. 2 yıl sonra 1969 da, yine alçaktan gösteri uçuşu yaparken, helikopteri elektrik tellerine dolandı ve yere çakılıp infilak etti. Bu kez bin parça olup saçılan emperyalizmin uşağı Barrientos ve helikopteriydi! İsteyen “ilahi adalet” desin, isteyen “zalim döktüğü kanda boğuldu!” Ellerini kesmiş de olsalar, hesap soran CHE’nin bileklerindeki ölümsüz elektrikti. Yani hayat ve onun yargısı.

Katiller sürüsünce linç edilen, kurşunla katledilen gencecik halk evlatlarının Ali İsmail’in, Ethem’in, Abdullah’ın, Mehmet’in elleri sanki alçakların yakasında olmayacak mı? Hem de gece gündüz hiç bırakmadan! “Adalet” adı altında, insanların ömürlerini zindana zincirleyenlerin yakalarına günü gelince gerçek adalet, yani hayat yapışmayacak mı? Hem de tüm kara pusuların, düzmece kanıtların, tuzakların hesabını tek tek sorarak! Halkın direnişinden, diktatöre boyun eğmeyişinden intikam aldıklarını düşünenler sevinç tamtamları çalıyorlar. Hayatın yargısından kurtulacaklarını sanarak...

Montesquieu:

“Bir rejim, halkın adalete güvenmediği bir noktaya gelmişse, mahkûm olan o rejimdir!”

Kaynak:

http://www.yeniyaklasimlar.org/m.aspx?id=4966

Perşembe, 06 Mart 2014 12:28

Cengiz Aydın - Tolstoy ve Che Guevara

Yazan

Lev Nikolayeviç Tolstoy; Soylu, zengin ve tanınmış bir ailenin çocuğuydu. Babası konttu. Kendisinin de kont unvanı vardı, ama dönemin çarlık yönetiminden tiksiniyordu, bildiğini köylülere öğretmek adına bir çok girişimlerde bulundu, Hıristiyan anarşizmini savunduğu için kilise tarafından aforoz edildi.

Dünyanın bütün dillerinde en çok okunan, en çok beğenilen yazarlardan biri olmasına rağmen ölümü ıssız bir tren istasyonunda zatürreden oldu.

Ernesto Che Guevara; Varlıklı üst sınıf bir ailenin çocuğuydu, doktorluk diploması vardı ama o kendisini ezilmiş işçi ve köylülerin eşitliğe kavuşması için adadı, Bolivya’ da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrasında “ölüsünün dirisinden daha zararsız” olacağını düşünen güçlerce Bolivya Ordusu’nun elinde iken yargısız infaz sonucu öldürüldü ceseti çok uzun süre bulunamadı. O’nu öldürmekle işin bittiğini sananlar yanıldı, ölümüyle efsaneleşti.

İkiside zengin aileleri olan insanlardı, idealleri uğruna herşeyi göze aldılar…

Kaynak:

http://www.baygri.com/2009/09/tolstoy-ve-che-guevara.html

Bundan dolayı sistem düşüncelerinden ve eylemlerinden rahatsız olduğu Che’yi maddi olarak ortadan kaldırdı ama düşüncelerini ve eylemlerini yok edemedi. Onu da popüler kültürün etkisi altına alarak yoketmeye çalışıyor. 

Ernesto Che Guevara ölümünün 40. yılında, ezilen, sömürülen halkların hala kahramanı olmaya devam ediyor. Latin Amerika’da en az İsa kadar ünlüdür Che. Bütün dünyadaki ünü İsa’nında önünde gelir komutan Ernesto’nun. Çünkü İsa sadece Hristiyan halkların idolü. Che ise bütün dünyadaki ezilen, yoksul emekçilerin idolüdür. Filistin, Kürdistan, Türkiye, Asya, Afrika, Latin Amerika, Avrupa hatta Kuzey Amerika ezilen yoksul emekçi insanlarına ilham kaynağı olmuştur.

Che ne yaptı da bütün dünya halklarının yani sağcısıyla solcusunun, İslamcı’sıyla Hıristiyan’ının saygı duyduğu, önünde eğildiği ve örnek aldığı bir insan haline geldi. Onun, kapitalizm içerisinde az da olsa gelecek vaad eden bir mesleği (doktorluk) varken başka bir halkın kurtuluşu için savaşması. Che’yi efsane yapan özelliği esas olarak bu değildir. Bunun yanında Che’nin kendi devriminden ve Küba’da rahat sayılabilecek bir yaşamdan vazgeçerek Bolivya halkının kurtuluşu için savaşmasıdır. Bundan dolayıdır ki Che enternasyonalizmin en önemli simgelerinden birisi haline gelmiştir.

 Mücadelede yeni bir dönemin adıydı; CHE Ernesto

Che Guevara, Küba Devrimi’nin ardından oluşturulan hükümette sırasıyla Milli Tarım Reformu Enstitüsü, 26 Kasım'da da Küba Milli Bankası Başkanlığı’na, 23 Şubat 1961’de Sanayi Bakanlığı yaptı. Bunlar Che’ye yetmedi. Geri kalmış ülkeleri geziye çıktığında içinde sessiz bekleyen mücadeleci ruhu yeniden canlanır. Küba’daki bütün görevlerini bırakarak Bolivya halkının kurtuluşu için yeniden dağlara çıkar. İşte Che’nin bu davranışı dünya devrim hareketi adına yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Dünyanın birçok yerinde birçok devrimci onun izinden gitti veya gitmeye çalıştı. Bunun en somut örnekleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’dır. Filistin’de yaşamını yitiren Teğmen Ali ve Mustafa Çelik’tir. Ve daha niceleri… Kendi dışındaki halkların hakları içinde mücadele ettiler, yaşamlarını feda ettiler. İşte Ernesto Che Guevara bu yeni çığırı açan devrimci olduğu için herkes ona saygı duyuyor. Herhangi bir sebepten dolayı muhalif duruma düşen, birey, grup, hareket, parti ve özellikle de gençliğin ilham aldığı en önemli kaynaktır CHE.

 

CHE’nin anlayışını yok edemeyen emperyalizm onu popüler kültürün parçası haline getiriyor

Ernesto Che Guevara ölümünün üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen Che halen ezilen, sömürülen halkların ilham kaynağı durumundadır. Che’nin hayata bakışı, pratiği, ilkeleri hala birçok mücadeleye yol göstermektedir. Ernesto Che Guevara’nın bedenini alan emperyalist ve işbirlikçi güçler onun dünya görüşünü, ilkelerini yok edememiştir. Bu değeri yok edemeyen sistem her zamanki yaptığı gibi onu kendi çıkarları doğrultusunda ticari bir metaya dönüştürmeye başladı. Dünyada sadece Che’nin resmi bulunan tişört, yıldızlı bere vb. ürünleri pazarlayan onlarca şirket bulunmaktadır. Tüketim kültürünün bir sonucu olan popüler kültürün içerisine sokulmaya çalışılıyor Che. Dünyada yüzbinlerce insan, Che’nin resimlerinin bulunduğu tişörtleri giyiyor. Bu kalabalığın büyük bir oranının da resimli tişörtünü giydiği Che’nin adını bilmenin ötesinde onun yaşamı ve savundukları konusunda hiçbir fikirlerinin olmamasıdır.. Emperyalist-kapitalist sistemin, Che’yi popüler kültürün bir parçası haline getirmekteki amacı Ernesto Che Guevara’yı basitleştirmektir.

Milliyet Gazetesi’nde Che’nin popüler kültürün bir parçası olmasını bakın Türkiye’deki kimi aydınlar nasıl değerlendiriyor.

 Cengiz Çandar (Gazeteci)

"Che"nin popüler kültür figürü olmasını olağan karşılıyorum. Pop Art çağımızın bir gerçeği. "Che"nin son yıllarında Andy Warhol tarafından zaten başlatılmıştı. Andy Warhol devrimci bir isim olarak bilinir. Marilyn Monroe'nun yanı sıra Mao portresiyle özellikle ün yapmıştır. Andy Warhol'un açtığı çığırda, bugün "Che"nin tişörtler ve kabartmalarla popüler sanatın bir parçası olmasında garipsenecek bir yan görmüyorum.

Elif Şafak (Yazar)

Kapitalist sisteme karşı olan bir adamın gene kapitalist sistem tarafından alınıp ticarileştirilmesi ironik gelebilir. Ama Che'nin popüler kültür figürü olması kaçınılmazdı. Beni rahatsız etmiyor bu durum. O posterler, yüzükler, kolyeler, tişörtler sayesinde bir yandan metalaştırılıyor belki. Ama bir yandan da bu sayede ölümsüzlük kazanıyor.

Murat Belge (Yazar)

Che pek çok insana sevimli geliyor. Kendini sosyalist olarak görmeyenlere dahi. Çünkü o popüler bir ikon. Bunu bir tür devrim romantizmi olarak tanımlayabiliriz. Ben Che'nin popüler kültür figürü haline gelme konusunda "Vah vah Guevara böyle bir şeyi hak etmiyor" diye düşünmüyorum. Böyle olması sağlığında ve ölümünde yarattığı ilgiye uygun bence. 

Ertuğrul Kürkçü (Yazar)

Che'nin Türkiye'de bir "popüler ikon" olduğunu, "alt kültür" grupları için bile bir ikon sayıldığını sanmıyorum. Dünyanın Latin Amerika dışında başka yerlerinde de Che daha çok alt kültür grupları için bir ikon sayılır. O Marilyn Monroe, James Dean ya da Madonna türü bir ikon hiç değil. Latin Amerika'daysa herhalde ondan popüler olan tek figür İsa'dır. Che imgesiyle, her yerde, her zaman bir itirazı olan, bir şeyi protesto edenler özdeşleşirler. Onun imgesinin ima ettikleri kuşağımızla, iki kuşak sonrasının itirazlarını birbirine bağlayabilen tek anlamlı dolayım. O nedenle ben bu "popülerlik"ten hiç şikayetçi değilim. 

Evet, Türkiye’deki kimi aydın ve siyasetçiler böyle düşünüyor. Hadi gene Bilderberg toplantılarının sonuncusuna katılan Cengiz Çandar’ı, popüler kültürün ürünü ve temsilcisi olan Elif Şafak’ı, liberal olan Murat Belgeyi anlıyoruz. Onlar zaten püpüler kültürün yaratılmasının hem bir parçasıdırlar hem de Türkiye’deki fikir adamlarıdır. Ama ya sosyalist olan Ertuğrul Kürkçü’nün popüler kültürden rahatsız olmamasını nasıl yorumlamalıyız.

Popüler kültür, kısa sürede ortaya çıkan ve kısa sürede tüketilen, halklar ve toplumlarda bilinç bulanıklığına yol açan emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik ve siyasal yapısının üst yapısıdır. Kısacası kullan-at popüler kültürün ana temasıdır. Bundan dolayı sistem düşüncelerinden ve eylemlerinden rahatsız olduğu Che’yi maddi olarak ortadan kaldırdı ama düşüncelerini ve eylemlerini yok edemedi. Onu da popüler kültürün etkisi altına alarak yoketmeye çalışıyor. Bu anlamıyla popülerlikten şikayetçi olmama aynı zamanda emperyalist-kapitalist sistemin üst yapısı olan popüler (kullan–at) kültüre de karşı çıkmamayı getirir.

ERNESTO CHE GUEVARA

Ernesto Che Guevara 14 Haziran Çarşamba günü Arjantin'in önemli şehirlerinden Rosario'da doğdu.

Che henüz iki yaşında iken ilk astım krizine yakalandı. Sierra Maestra'da Batista ordularına karşı savaşırken Che'ye zorlu dakikalar yaşatan bu hastalık, Bolivya ormanlarında Barrientos'un askerleri tarafından vuruluncaya kadar yakasını bırakmadı.

Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllı bir aileden, annesi Clia dela Sena ise İrlandalı-İspanyol karışımı bir aileden geliyordu. Che üç yaşında iken ailesi Buenos Aires'e yerleşti. Daha sonraları astım krizlerinden dolayı Che'nin durumu daha da kötüleşti. Doktorlar tedavisinin çok güç olduğunu, mutlaka iklim değiştirmesi gerektiğini söylediler. Böylece Guevara ailesi yeniden göç etti. Cordoba'ya yerleştiler.

Guevara ailesi tipik bir burjuva ailesi idi. Politik eğilimleri itibarıyle de sola açık liberal olarak tanınırlardı. İspanya iç savaşında açıkça cumhuriyetçileri desteklemişlerdi. Zamanla maddi durumları bozuldu. Che, eğitim bakanlığına bağlı Dean Funes Lisesi’ne başladı. Okulda İngilizce eğitim yapılırken, annesinden de Fransızca öğreniyordu. Daha on dört yaşındayken Freud'un kitaplarını okumaya başlayan Che, Fransızca şiirlere bayılırdı. Baudelaire'e karşı büyük bir tutkusu vardı. On altı yaşında ise Neruda'ya hayran olmuştu.

Guevara ailesi, 1944 yılında Buenos Aieres'e göçtü. Durumları iyiden iyiye bozulmuştu. Che, bir yandan öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışıyordu. Tıp fakültesine yazıldı. Fakültedeki ilk yıllarında Arjantin'in kuzey ve batı bölgelerini baştan başa dolaşmış, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve tropikal hastalıklar üzerinde çalışmalar yapmıştı.

Son sınıfta iken Che, arkadaşı Alberto Granadas ile bütün Latin Amerika'yı içine alan bir motosiklet turuna çıktı. Bu tur ona, Latin Amerika'nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı verdi. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirmiş doktor olmuştu. Venezuella'daki cüzzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru'ya da uğradı. Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Hapisten çıktıktan sonra Ekvator'da birkaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Che, Venezulla'ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guetamala'ya gitti. Devrimci Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı. İlk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı. Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guetamala'da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika'ya gitti. Ernesto, Guatemala'da birçok Kübalı sürgün ve Fidel Castro'nun kardeşi Raul ile karşılaşmıştı. Meksika'ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba'ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safta yer aldı.

Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana'nın la Cabana Kalesi'nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi . Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi. 7 Ekim 1959'da Milli Tarım Reformu Enstitüsü Başkanlığı’na atandı. 26 Kasım'da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu.

23 Şubat 1961'de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che'yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirildi. Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli seyahatlar yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che'nin savaşcı yanının tekrar canlanmasına yol açtı.

Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.1965 Eylül'ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965'de Fidel Castro, Che'nin ünlü veda mektubunu Küba halkına okudu.

 

...Ve ölüm Che'yi Bolivya'da Higueras yakınlarında yakaladı. Barrientos'un askerleri O'nu 7 Ekim 1967 gecesi Hieguras yakınlarında kıstırdılar. Bacağından ağır bir yara aldı ve Hieguras'da bir okula hapsedildi. Kimsenin karşısında eğilmedi. Ve 9 Ekim günü Barrientos'un kiralık katillerinden Mario Turan'ın dokuz kurşunuyla can verdi.

Kaynak:

http://www.mesop.net/osd/?app=izctrl&archiv=220&izseq=izartikel&artid=603

 

Ne Homeros’un İlyada’sı ne  Akha’ları kahreden Akhileus’un öfkesi!

Dünya Halklarının Zalimlere Tokadı: Ernesto Che Guevara

1965 yılı başından beri batı dünyası basını onun hakkında bir çok şeyler yazdı ve söyledi. Kimi onu Dortikos’un öldürdüğünü, kimi de Castro tarafından sürüldüğünü, kimi de Küba’daki önemli mevkiini kaybetmeye dayanamayarak intihar ettiğini ileri sürmekteydi.

 

Ama o meşhur salı günü ajanslar “Che” Guevara’nın ölüm haberini verdiler. Ancak bu da Guevara’nın Bolivya’da öldürüldüğü yolunda çıkarılan ilk haber değildi. Bu tarihten iki hafta kadar önce yine aynı yolda haberler çıkarılmıştı. Fakat son haber... Doğruydu...

 

Che Guevara’nın ismi etrafında çeşitli söylentiler çıkarılmasının sebebi Guevara’nın çağımıza tanıklık yapan kurtuluş savaşı kahramanları arasında önemli bir yer tutması, emperyalizme karşı yürütülen savaşın tekniğine katkıda bulunmasıdır. En önemlisi halkların kurtuluş umudu olmasıdır...

 

Alberto Kodra’nın objektifinden çıkan ve belki de şu an milyonlarca evin duvarını süsleyen o ünlü portrenin efsanevi önderi, 1928 yılı Haziran’inin 14’ünde Rosario de la Fe’de (Arjantin), aslen İrlandalı olan Ernesto Guevara Lynch’in ve İspanyol kökenli Celia de la Serna’nın oğlu olarak dünyaya gelir. Anne babası dinsel görevlerini yerine getirmeyen katoliklerdir. Mayıs 1930 Che, ilk astım krizini annesiyle birlikte ırmakta yüzdükten sonra geçirir. Kriz, Ernesto’nun 15 günlükken geçirdiği zatürrenin sonucu olan bir akciğer rahatsızlığının belirtisidir. 1932 yılında doktorlar hava değişimi öğütlediği için aile, Sierra de Cordoba’da turistik bir yöre olan Altagracia’ya taşınmak zorunda kalır.

 

1935’de Eğitim Bakanı aileye gönderdiği bir mektupta, Ernesto’nun yedi yaşında olmasına rağmen neden hala okula kaydedilmediğini sorar. Ernesto astım nedeniyle okula gidememiştir. İlk yıl ona annesi ders verir. İkinci ve üçüncü sınıf için okula gider ama altıncı sınıfa kadar onu yine kardeşleriyle annesi ellerinden geldiğince okumasına yardımcı olurlar. Son yıl yine Cordoba’da Colegio Nacional Dean Funes’de normal okula gitmeye başlar ama bu arada da sürekli güçten düşüren hastalığa meydan okumak için futbol oynamaya başlar. 1937’de babası İspanyol Cumhuriyetini desteklemek için Altagracia’da bir komite kurar. Che’nin çok yönlü kişiliği küçük yaşlarda başlar... Futbol oynar, sporun bütün dallarında boy gösterir ve nihayet 1942 yılında da bir resim kursuna katılarak sanatla olan bağını burada pekiştirir.

 

1943 yılı Che için  fırtınalı günlerin başlangıcıydı... Cordobalı üniversite öğrencileri boykottalar, direnişler ve yürüyüşler gerçekleştiriyorlar. Okul arkadaşı Tomas’ın ağabeyi, dostu Alberto bir gösteri sırasında tutuklanıp Cordoba merkez karakoluna götürülünce, Tomas ağabeyini ziyarete giderken Ernesto ona eşlik ediyor. Bu kez olup bitenleri anlamlandırmaya başlamıştır. Olaylar hızla gelişse bile süreci artık bir yerinden yakalamıştır Che.

 

Ayrıca babasının mimar olması Che’ye bazı ayrıcalıklar kazandırmıştı. Buenos Aires Üniversitesi’nde tıp tahsili yapmak imkanını bu sayede elde etmişti. Kısa zamanda kazandığı başarılar onun tıp tahsili yapmasındaki koşulları gölgede bırakmıştı... Ve başarılı bu öğrenci artık bir doktordu. Guevara daha üniversite sıralarında iken Latin Amerika ülkelerini dolaşmıştı. Uzun süren bir yolculuktu bu. 29 Aralık 1951’de Che ve arkadaşı Alberto Granado, Poderosa II adını verdikleri motosiklete atlayarak, Latin Amerika’yı boydan boya katedecek uzun bir gezi için yola koyuldular.  Buenos Aires’ten çıkarak önce Atlantik kıyılarına, oradan Andları aşarak Pasifik’e ulaştılar ve Şili’den hareketle Bolivya ve Peru’yu katedip Kolombiya üzerinden Carasas’a vardılar. 23 yaşındaki Che, dokuz ay süren bu serüven boyunca yaşadıklarını, gözlemlerini ve edindiği izlenimlerini bir günlükte topladı: Latinoamericana / Bir Motosiklet Gezisi Günlüğü. Bu gezi aynı zamanda Che’nın önemli karar aşamalarına tanıklık yaptı. Bütün bir coğrafya taa içinden kanıyordu. Hastalık, yoksulluk diz boyunu çoktan geçmişti. Bir doktor olarak tek tek tedavi mi yoksa, sorunun kökenlerine kadar inerek sistemle hesaplaşmak mi? Hangisi doğruydu. Hastalığın kökenini bulan Che, kısa zamanda da kararını vermişti. Ve Che çok fazla düşünmedi o kararını ikinci şıktan yana kullandı...

 

1953 yılında Meksika’da Fidel Castro ile birleşti. Ömründe hiçbir zaman doğru dürüst pasaport sahibi olmamış olan Guevara burada polis tarafından yakalandı, hapse atıldı. Castro hatırı sayılır miktarda para ödeyip büyük gayretler sarfederek onu hapisten kurtarmayı başardı. 1956 yılında Gramma Gemisi ile Küba’ya çıkarma yapan bir avuç insan arasında o en öndeydi. Guevara Sierra Maestra’da geçen 3,5 yıl içinde büyük kahramanlıklar gösterdi. Astımlı olmasına rağmen bu savaşlarda kendine düşeni fazlasıyla yaptı. Batista rejiminin devrilmesinde nihai rolü oynayan Santa Barbara işgalini sağlayan kuvvetlere kumanda etmekteydi. Savaş bittiği zaman en yüksek rütbe olan Commandante rütbesine erişmişti.

 

O artık Commandante Che Guevara diye anılacak olan yakın tarihimizin aynası ve halkların kurtuluş umudu olmuştu...

 

Küba devriminin gerçekleştiği günlerde onu Merkez Bankası Müdürü, daha sonra Sanayi Bakanı, inşaatlarda çalışan işçi, toprakla uğraşan çiftçi velhasıl o her yerde. 1964 yılında Birleşmiş Milletler önünde Küba’nın görüşlerini savunan emperyalizmin dünya haklarına çektirdiklerini o kürsüden haykıran yine oydu. Sonraki yıllar Asya ve Afrika ülkelerini dolaştı. Yine yoğun konuşmalar ve gezilerin sonrasında, Che yeni bir karar aşamasındadır. Ve  “Che” Castro’ya bir mektup bırakarak başka ülkelerde yeni devrimler gerçekleştirmek üzere Küba’dan ayrılır. Bu olay Küba’nın düşmanları için bulunmaz bir fırsattır. Tek günahları sömürüye karşı çıkmak olan Küba devrimcilerini yermek için türlü yalanlar uydurulur, bu defa da iki silah arkadaşının birbirleri ile geçinemediklerini ve Castro’nun Guevara’yı öldürttüğünü ileri sürülür.

 

Çünkü Che Guevara çağımızın ünlü devrimcilerinden biridir. Amerikan emperyalizmini ilk dize getiren hareketlerden birinin önderlerinden olması dolayısıyla, antiemperyalist bir savaşa hazırlanan, hazırlanmak zorunda olan üçüncü dünya halkları için son derece önemli bir kişidir. Ve salt bu neden bile başlı başına yalan söylemeleri için geçerlidir.

 

Che Guevara ateş gözleri Bolivya dağlıklarındaki bir vuruşma sonucunda kapandığında bile gülümsüyordu. Bir devrimciye yakışır biçimde yaşadı ve öldü. Her çağın bir destanı vardır. Yeter ki, insan o destanın soluğunu kendi yüreğinde duysun. Yirminci yüzyılın destanı yanında ne Homeros’un İlyada’sı ne de Akha’ları kahreden Akhileus’un öfkesi! Wall Street canavarının Vietnam’a bir günde yağdırdığı ateşin binde biri eski Yunan tanrılarının tümünü birden yok etmeye kadirdir. Ajansların soğuk dili ve telekslerin kuru takırtısında her gün çağımızın destanı nefes alıyor. Yeter ki, o nefesi duyacak kadar insan olalım, yeter ki ateş gözlü ve gülen yüzlü Che’nin niçin öldüğünü bilelim. Bolivya dağlıklarında gerilla savaşının çetin koşullarında Che’yi mutlu kılan ne vardı? 1956’dan beri durmadan dövüşen bu adamın dileği neydi? Güney Amerikanın çileli topraklarında genç yaşında gözlerini yuman bu güzel adamın tutkusu neydi?

 

Che Guevara niçin dövüşüyordu? İster günün gölgesinde saat beş olsun, ister sabah şafağında beş. Hangi saatte olursa olsun, ölüm saati korkunç ve karanlıktır. Ama o ‘korkunç ve karanlığı’ güzelliğe ve kararlılığa ve aydınlığa çeviren Che Guevara’nın hayatı gibi hayatlardır. Bugün dünyanın her köşesinde o doğum günüyle anılarda her zamankinden daha güçlüdür.

 

Ve o çok sevdiğim son bir baba söz ile yazıyı bitirirken, bugün taaa içimden diyorum ki iyi doğdun koca adam... Ve o mehşur baba sözüyle bitiriyorum... Yani Che’nin ardından  babasının oğlunu anlattığı kitap için herkes biraraya gelir ve sorarlar... “Niye bu kitap?”... Baba düşünür ve; “Oğlum Che’nin geride bıraktığı silahı elime alacak kadar genç ve yeterince cesur olsaydım bu kitabı asla yazmazdım”, der.

 

Kaynak:

http://www.ulkedehaber.com/yazar/dunya-halklarinin-zalimlere-tokadi-ernesto-che-guevara-34.html

Perşembe, 06 Mart 2014 11:14

Erinç Yeldan - Che’li Bir Öykü

Yazan

2010-2011 futbol sezonu sona erdi. Her sene olduğu gibi bu haftaki Ekonomi Politik yazısını futbola ayırmak istedim. Öyküyü değerli çalışma arkadaşım Doç. Dr. Ebru Voyvoda anlatmıştı. Kendisinden dinlediğim biçimiyle aşağıda aktarıyorum:

Che Arjantin doğumludur. Gün gelir arkadaşı Alberto ile Güney Amerika turuna çıkarlar. Che konakladığı her ülkeden annesine mektup atar, gördüklerini anlatır. Küba’da iken artık gezilerinin sonlarına gelmişlerdir; çünkü paraları tükenmiştir. Che annesine kısa bir mektup yazar; paralarının bittiğini haber verir ve kısa süre içinde ilk gemi ile geri döneceğini bildirir. Fakat içi yanmaktadır Che’nin. Daha yapmak istedikleri bitmemiştir, hele ki Küba’da.

Öykü bu ya, ceplerindeki son para da yitmişken kendilerini sıkı bir futbol turnuvasının düzenlendiği bir alanda bulurlar. Oturup maç izlerken yanlarına bir çocuk yaklaşır ve iki adamlarının eksik olduğunu, eğer isterlerse bu turnuvada kendilerinin de takımlarında oynayabileceğini anlatır. Che ve Alberto’nun tek şansı bu turnuva olduğundan tereddütsüz kabul ederler; zaten Alberto çok iyi oynar futbolu; iyi bir golcüdür; Che ise kalecilikte ortalamanın üzerindedir!

Turnuvada Che ve Alberto’nun takımı önlerine geleni devirmeye başlar. Alberto takımı tek başına taşımaktadır attığı gollerle. Che de kaleyi korumaktadır. Son dakikaya kadar gelirler. Final maçı 7-7 devam etmektedir ve son dakikada hakem Che ve Alberto’nun takımının aleyhine penaltı verir. Kalede Che, 3-5 adım ötesinde penaltıyı kullanacak çocuk dikilmektedir. Che bu son dakika penaltısını kurtarır ve maçı uzatmaya götürür. Uzatmada Alberto maçı alır ve takımları şampiyon olur.

Para ödülünden paylarına düşeni alan Che ve Alberto artık Küba’da kalabileceklerdir. Che annesine bir mektup daha yazar: “Anne gelişimizi erteledik, biraz daha Küba’da kalacağız, bizi merak etme.”

Ve öykümüz başlar...

Sorulması gereken soru şudur; ya penaltı gol olsaydı?

Bir de Kocaman tebrikler: Şampiyon FenerbahChe..

Kaynak:

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/251860/Che__8217_li_Bir_Oyku__.html

Burhaniyeli şair Osman Çalışkan’ın Öğretmenler Mahallesinde işlettiği Nar Kafe Bar’da yeni çalışmaya başlayan Kardelen Güven aşığıyım dediği CHE Guevara’nın posterini evinden getirerek işyerine astı.

Nar Kafe Barda açıldığı günden beri çalışan Tayfun Güven’in kızı olan Kardelen Güven, kısa bir süre önce babası ile birlikte çalışmaya başlamış. Genç kız Kardelen işe başladıktan bir süre sonra evindeki CHE posterini işyerine getirerek asmak istemiş. Kendiside CHE gibi romantik devrimci olan Osman Çalışkan bu isteği gönülden benimseyerek izin vermiş.

Kardelen “Neden CHE ?” diye sorduğumuzda Çünkü diyor “Ben onun aşığıyım. Onun verdiği devrimci mücadeleye, özgürlük ve insanlık onuru adına kendi hayatını hiçe saymasına büyük bir hayranlık ve aşkla gönülden bağlıyım.”

Daha önce İskele Mahallesinde yıllarca Caz Bar adlı mekânı işleten Osman Çalışkan yeni işyerinde de sosyal sorumluluk bilinci yüksek, kültür ve sanata duyarlı, aydınlanmacı bir müşteri profiline, bütçelerine uygun bir buluşma noktası olarak hizmet vermeyi amaçladıklarını ifade ediyor. Aynı yaklaşımla yılbaşı içinde güzel bir program hazırladıklarını belirten Osman Çalışkan “Tüm dostları her fırsatta mekânımıza bekliyoruz” diyor.

Kaynak:

http://www.burhaniyegundem.com/sairin-mekaninda-che-asigi-bir-kardelen.html

20 Ocak 1959’da cebinde üç beş yüz Amerikan doları bulunan Salvador Allande, Fidel Castro ile tanışmak, Küba devrimini yerinde görmek üzere Havana’ya gelir. Daha sonra kaleme aldığı anılarında ilk izleniminin çok şaşırtıcı olduğunu yazacaktır. Daha önce ABD’nin Miami kentinde bir arabanın içinde halkı selamlayan Miami Belediye Başkanı ile Havana Belediye Başkanı’nı görmüş, Küba’da ilk günde karşılaştığı benzer bir resmi geçit töreni karşısında şaşırmıştır. Ertesi gün ilk uçakla ülkesi Şili’ye dönmeye kararlıdır. Tam bu sırada Şili’den tanıdığı Carlos Rafael Rodriguez’e rastlar. Rodriguez, “Havana’da ne arıyorsun,” diye sorar.

“Devrimi görmeye geldim,” diye yanıtlar şaşkın vaziyetteki Allande. "Ne var ki, ona bir türlü rastlayamadığımdan ülkeme dönüyorum. Ne türden bir devrim bu? Miami polisinin kutladığı bir devrim mi?”

Rodriguez’in ısrarları sonucu Allande Havana’da kalmaya razı olur, ama tek şartı vardır: Liderlerle tanışmak.

Ertesi gün otelinde dinlenirken Aleyda’dan bir telefon gelir. Aleyda o sıralarda Che Guevara’nın sekreteridir, henüz karısı olmamıştır. Genç kadın, “Komutan Guevara size arabasını yoluyor. Cabana barakalarında sizi bekleyecek,” der.

Allande, Cabana barakalarına gittiğinde daha sonra hiç unutmayacağı Che’yi bir hamakta uzanmış olarak bulur. Üst tarafı çıplaktır. Allande’yi karşılamak üzere ayağa bile kalkamayacak kadar şiddetli astım krizi geçirmektedir.

Allande, astım krizinin geçmesini beklerken kenarda bir sandalye bulur oturur ve “komutan,” diye söze girer.

Che, soluk soluğa kalmış bir halde Allande’nin sözünü keser: “Bak Allande, senin kim olduğunu biliyorum. 1952 başkanlık kampanyası sırasında yapmış olduğun iki konuşmanı dinledim. Biri çok iyi, öteki çok kötüydü. Bu nedenle, birbirimize tam bir güven duyabiliriz. Zira, senin nasıl bir insan olduğun konusunda çok açık bir kanıya sahibim.”

Önceleri şiddetle irkilen Allande, konuşma ilerledikçe Che’nin Güney Amerika sorunlarına ne kadar hakim olduğunu anladığını yazacaktır. Che, Allande’yi önce Fidel’in kardeşi Raul ile tanıştırır ardından da odasında satranç ve oyun kağıtları bulunan dağınık bir odada Fidel Castro ile…

Allande, Castro’dan etkilendiğinden daha fazla Che’den etkilenir.

Hepinizin de bildiği gibi Che Guevara bir tıp doktoruydu. İster istemez insanın aklı Ali İsmail Kormaz’a kas gevşetici verip evine gönderen Hasan Gülcü’ye, tecavüze uğramış reşit olmayan kızlarımıza “psikolojik travma görmemiştir” raporu veren Adli Tıp doktorlarına, şaklabanlıklarıyla televizyonları süsleyip, görüntüden psikolojik tahliller üreten psikiyatristlerimize, sağlığı ticari bir meta haline getiren etik dışı programları düzenleyen tabiplere gidiyor.

Ama en çok da kendini “devrimci” sanan gazeteci, aydın ve siyasiler akla geliyor. İlkesizlikleri, omurgasız duruşları ve boş konuşmalarıyla…

Che Guevara’dan söz etmeden önce, Fidel Castro’nun devrimle alaşağı ettiği Fulgencio Batista’dan biraz söz etmekte yarar var:

Batista, 1940 yılı Küba seçimlerinde bütün solcu ve ilerici unsurların desteğiyle Küba Cumburbaşkan’ı oldu. Bu şaşırtıcı gelişmenin ardından, Batista’nın gericiliği başladı. Dr. Grau San Martin’e karşı seçimi kaybettikten dört yıl sonra, 1948 yılında yeniden Küba meclisine girdi. 1952 yılında gerçekleştirdiği hükümet darbesiyle hükümetin başına geçti.

Darbeden sonra ilk işi anayasayı kaldırmak oldu. Meclisi dağıttı. Kişi hak ve özgürlüklerini kısıtladı. İşçi örgütlerini kapattı, gazeteleri yasakladı. Çeşitli kesimlerden gelen tepkiler karşısında giderek daha sertleşti. Orduyu ve polis örgütünü ele geçirdi ve geniş yetkiler verdi. Artık Küba sindirilmiş bir ordu ile yetkileri artırılmış bir polis devleti olmuştu.

1959 yılının Ocak ayında Castro ve devrimciler nedeniyle ülkeden kaçmak zorunda kalan Batista, 5 yıl gibi kısa sürede yüz milyonlarca dolar kişisel servet edindi.

Dönelim Güney Amerika tarihine damgasını vuran Che Guevara’nın yaşamına ilişkin ayrıntılara:

Yukarıda yazdığım gibi, Ernesto Che Guevara tıp doktoruydu. Hemen tüm Latin Amerika’yı dolaştı; cüzzam ve tropikal bulaşıcı hastalıklar üzerine çalışmalar yaptı. Hep parasızdı. Hep bisiklet üzerindeydi, hayatını kazanmak için doktorluk dışında her işi yaptı.

1953 yılında tıp fakültesini bitirip de Cablo Blanco cüzzam kolonisinde çalışmaya başladıktan kısa süre sonra, bölgedeki yerli halkla ilgili yaptığı bir çalışma nedeniyle tutuklandı.

Che’nin yaşamındaki dönüm noktasının Peru’da avukat Ricardo Rojo ile tanışması olduğu söylenir. Avukat Rojo onun Venezuela yerine Guatemala’ya gitmesine neden oldu. Guatemala’da dağ köylerinde doktorluk yaptı. Solcu Abenz hükümeti devrilince Guatemala’yı terk edip Meksika’ya geçti.

İşte tam bu noktada Che ile Castro ailesinin yolları kesişti. Meksika’da önce Raul Castro, ardından Fidel ve onun arkadaşlarıyla tanıştı, Küba devrimine aktif olarak katıldı.

O sıralardaki Güney Amerika tablosu ise şöyleydi:

1952 yılının 3 Aralığında Venezuela’da General Marcus Perez Jimenez rejimi resmen iktidara gelmişti. General Marcus Perez yetkileri üzerine almış ve bir süre sonra da diktatörlükle ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Polise olağanüstü yetkiler verilmiş, ordu neredeyse tasfiye edilmişti.

Aynı yılın 9 Nisan tarihinde Bolivya’da Devrimci Ulusal Eylem (MNR) bir halk ayaklanması sonucunda iktidarı yeniden ele geçirdi. Paz Estenssero cumhurbaşkanı oldu. Bu başarı, Güney Amerika’nın geleceği açısından sanki bir kilometre taşı gibi görüldü.

1953 yılının 13 Haziran’ında Kolombiya’da General Gustave Rojas Pinilla, mevcut iktidara karşı bir hükümet darbesi düzenledi.

24 Ağustos 1954’te Brezilya’da cumhurbaşkanı Getulio Vargas intihar etti. Aynı yılın 18 Mayıs’ında Kolombiya’da komünist partizan örgütlerine sistematik saldırılar düzenlendi. Sumapaz’dan Tolima’ya büyük yürüyüş bu dönemde gerçekleşti. 30 Haziran 1954’te Guatemala’da United Fruit Company tarafından örgütlenen ve paralı askerlerden oluşan bir ordu Honduras’ı aşarak ülkeyi işgal edip, rejimi devirdi.

Kısacası, Simon Bolivar’ın hayali ülkesi karmakarışıktı. Bu koşullarda önce Küba’dan başlamak en doğrusu olacaktı.

Küba devrimi böyle başladı ve tüm dünyaya rahatsızlık ve rahatlığı aynı anda sağlayan bir örnek oluşturdu.

1965 yılına kadar Küba’da Castro’nun yanında kalan ve devrimin bütün kademelerinde görev üstlenen Che, aynı yılın Eylül ayında tüm görevlerinden istifa ederek Küba’dan ayrıldı. Şöyle demişti o sırada:

“Sanırım beni Küba’nın sınırları içinde devrimine bağlayan ödevden payıma düşeni yerine getirdim. Şimdi senden (burada kastedilen Fidel Castro’dur), arkadaşlardan ve artık benim de halkım olan halkından izin istiyorum. Dünyanın başka köşeleri var. Benim çok da önemli sayılmayacak yardımlarıma muhtaç insanlar var. Küba’nın başında olman nedeniyle yüklendiğin sorumluluklar yüzünden dileyip de yapamadığın şeyi belki ben yapabilirim.”

Birkaç ay Che’den haber alınamadı. Küba’yı terk ettikten dört ay sonra, 1966 yılının Ocak ayında Havana’da toplanan Üç Kıta Konferansı’na gönderdiği bildiriyle ortaya çıktı. Dünya devrimci duvarlarını süsleyen o ünlü deyişi yazıyordu bildiride: “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin… Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları makinalı tüfek sesleriyle savaş ve zafer nağralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaksa, ölüm hoş geldi, safa geldi!”

Bolivya’daydı. Gerilla savaşı örgütlemekteydi.

7 Ekim 1967 gecesi, Higueras yakınlarında pusuya düşürüldü. 8 Ekim sabahı bacağından yaralı olarak ele geçti. Sorguya çekmek istediklerinde ağzından tek söz alınamadı.

9 Ekim 1967 günü, öğleye doğru, astım krizi had safhaya varmış ve bacağından yaralı bu “devrimci” kartalı, “uzatmalı” çavuş Mario Terzan öldürdü. Çavuş Terzan öylesine korkuyordu ki yaralı kuş gibi yatan Ernesto Che Guevara’dan, tüfeğindeki tüm mermileri üzerine boşalttı.

Kaynak:

http://www.gaziantephaberler.com/a-mumtaz-idil&o-devlet-baskani-che-guevarayi-neden-ziyaret-etmisti-yazisi-7620.html

Sayfa 1 / 2